|
Bilindiği gibi ÜTP (Üniversite
Tiyatroları Platformu) grupları iki senedir gerek
salonlarını açarak, gerekse organizasyonu üstlenerek
İATG'nin taşıyıcısı olmuşlardır. Bununla birlikte
geçen seneki şenlikte -genel olarak- sanatsal
açıdan da belli bir çıtanın üstüne çıkabilmişlerdi.
Ancak bu yıl ÜTP, yazdan itibaren yaşanan çözülmeyi
bir türlü üzerinden atamamış görünmekte, hem İATG'nin
organizasyonu aşamasında hem de İATP Genel Kurulu'nda
oldukça dağınık ve de-organize bir görüntü çizmekteydi.
Yaz sürecinin değerlendirmesinin hâlâ net bir
şekilde yapılamaması, grupların istisnasız hemen
hepsinde kadro ve prodüksiyon krizlerinin yaşanması
türünden sorunlar İATP'de üniversitelilerin şenlikte
sergileyecekleri performansa ilişkin genel bir
şüphe oluşmasına yol açmıştı. Açıkça ifade edilmese
de pek çok kişi İATP'nin düzenleyeceği bu ilk
İATG'nin sanatsal açıdan bir öncekine göre sönük
geçmesinden endişe etmekteydi. İATG'ye kısa bir
süre kala MSÜO'da ve hemen İATG arifesinde BÜO'da
kadro merkezli problemlerden dolayı yaşanan oyun
iptalleri bu endişeleri daha da güçlendirmişti.
Şenlikteki oyunları izlemeye giderken kafalarda
çeşitli soru işaretleri vardı.
Bu yıl İATG'de üniversiteli gruplar (içerisinde
öğrencilerin yer aldığı ÖKM sahnesinin oyununu
da dahil edersek) toplam yedi oyun oynadılar.
Ben şahsen bunlardan dördünü izleme fırsatı bulabildim;
ama diğerleri hakkında da bir çok insanın gözlemlerinden
haberdarım. Bu sene ÜTP'li grupların performansının
genel itibariyle beklenenin üzerinde olması grupların
ileriye yönelik bir açılım sağlaması açısından
sevindirici, İATP'nin temsil ettiği sanatsal örgütlenmenin
geleceği açısından da gayet önemli bir kazanımdır.
Değerlendirmemi, izleme fırsatını bulduğum "Kral
Ölüyor", "Oyunlarla Yaşayanlar",
"Ödenmeyecek Ödemiyoruz" ve "Deprem"
oyunları üzerinden yürütmek istiyorum. Öncelikle
bu dört çalışmanın da, artık ÜTP'ye ve genel anlamda
İATP gruplarının tamamına yayılmış bazı temel
ilkelerle tutarlılık arz etmesinin Platformun
kurumsallaşması açısından önem taşıdığını düşünüyorum.
Sonuçta bu oyunları sergileyen grupların sanatsal
tercihler açısından açıkça ifade edilmiş ya da
gizli kalmış temel farklılıkları olduğu aşikardır.
Ama buna rağmen ortaya çıkan ürünlere bakıldığında
süreç içerisinde gruplar arasında bazı temel ortak
vurgu noktalarının oluştuğunu görmek mümkün: kumpanya
anlayışına ve oyunculuğa yapılan vurgu; metin
seçiminde özenli davranma; dramaturji sürecine
önem verme, güncel politik konjönktürle ilişki
kurma, metinle -her grup için farklı biçimlerde
de olsa- bir hesaplaşma içine girme, metni mutlak
olarak almama ve gerekiyorsa müdahale etme; seyirciyle
"ben yaptım olducu" değil tartışmaya
açık bir üslupla ilişkiye geçme vs...
Kuşkusuz yukarıda saydığım bu temel ortaklıklar
İATP'nin ve ÜTP'nin kazanımlarıdır ve yitirilmeleri
iyi olmaz. Ama ben bu yazıda daha çok, son şenlikte
de aşılamayan çeşitli temel sorunlardan ikisini
seçmek ve onlara değinmek istiyorum: (i) Oyuncuların
performanslarında belli bir istikrar sağlayamaması,
diğer bir deyişle performansın salon, seyirci,
teknik donanım gibi dışsal etkenlerce fazlasıyla
belirlenmesi ve dolayısıyla değişkenlik göstermesi
sorunu; (ii) dramaturji-sahneleme ilişkisine dair
grupların hâlâ sistematik bir yöntem üretememesi.
(i) Tiyatro suya yazılan bir sanattır ve bir çok
sanatçının aksine oyuncunun sahne üzerinde her
seferinde yeniden yaratması gerekir. Stanislavski
kendi oyunculuk araştırmasına oyuncunun kendi
iç ve dış aksiyonlarına hakim olmasının ve istenen
her seferde rolünü yeniden yaratabilmesinin yöntemini
aramak için başlamıştı. Onun bize öğrettiği, oyuncunun
sahne üzerinde sergilediği performansın belli
bir istikrar arzetmesinin sadece estetik değil,
hatta daha çok etik bir mesele olduğuydu. Yukarıda
sözünü ettiğimiz oyunlara baktığımızda bu en temel
sorunlardan birisi olarak çıkıyor karşımıza. Örneğin
Deprem'i ele alalım: Geçen seneki İATG'de kurgusal
eksikleri olduğu gerekçesiyle bir "deneme
gösterimi" anlayışıyla sergilenen oyun şenlik
seyircisini gerçekten heyecanlandırmıştı. Eski
bir BÜO'lu olarak şunu söyleyebilirim ki birebir
gazete haberleri ve yaşanmış anıların sahneye
uyarlanmasıyla oluşturulan böyle bir belgesel
tiyatro denemesi, kulüp için gerçekten de yenilikçi
bir denemeydi. Kurguya ilişkin bazı sorunlar da
halledildiğinde önemli bir yapıtla karşılaşabiliriz
diye düşünmüştüm. Bu sene içerisinde Deprem'i
iki kez -Üniversite'de yapılan olağan gösterimlerinden
birinde ve Şişli Terakki'ye yapılan turnede- izleme
fırsatı buldum. Benim gördüğüm, kurguya ilişkin
sorunlardan bazıları halledilmiş olmasına rağmen
gösterinin performans olarak geçen senekinin çok
çok altına indiğiydi. Aksiyonlar mekanikleşmiş,
ince ayrıntılar kaybedilmiş, sahne üzeri dağılmış,
tonlamalar ve jestler arasındaki nüansların kaybedilmesiyle
performanslar aynılaşmış ve tekdüzeleşmişti. Her
iki gösteride de seyirci tepkilerini gözlemleme
fırsatı buldum. Tepkiler genelde gösterinin sıkıcı
bulunduğu yönündeydi. Bir başka örnek "Kral
Ölüyor" olabilir. Oyunu şenlikten önce izleyenler
çok sıkıcı ve uzun bulurken Yıldız Üniversitesi'nde
sergilenen gösteride seyirci oyuna sıcak tepkiler
verdi. Dramaturji konusundaki belirsizliklere
rağmen oyuncuların ve ekip çalışmasının başarılı
bulunduğu söylendi. Ancak benim izlemediğim Çapa'daki
oyunda performansın 15 dakika kadar sarktığını
ve seyirciyi sıktığını duydum. MİFTOK'un deneme
gösterimini bilemem ama İTFTT'nin oyunu için de
benzer değerlendirmeler yapmak mümkün sanırım.
Ortaya çıkan görüntü şu: Sadece ÜTP'de değil İATP
genelinde bu meselenin etik boyutu tartışılmalıdır.
Aylarca süren hazırlık ve emek birkaç saatlik
bir performans içerisinde seyirciyle karşılaşacaksa
ve bunun başka bir yolu yoksa, grupların performanslarda
istikrarı sağlamayı tiyatronun özsel meselelerinden
birisi olarak görmeleri gerekir diye düşünüyorum.
(ii) Bilindiği gibi İATP kurulduğunda
düzenlediği ilk faaliyet Tiyatro Boğaziçi tarafından
sunulan ve iki güne yayılan bir dramaturji semineriydi.
Bunda, konunun bir süredir İATP gruplarının gündeminde
olmasının payı vardı. İATP grupları, genel olarak
sanatın toplumsal bir faaliyet olduğuna inandıklarından
dramaturji meselesi her grupta şu ya da bu biçimde
gündeme gelmektedir. Ama bu konuda sistemli bir
analiz çalışmasını hiçbir grup tam olarak gerçekleştirememiştir.
Bu amaca yönelik bir çalışmayı şu anda Tiyatro
Boğaziçi yürütmektedir, ancak "Hamlet Projesi"
de henüz amaçlanan sonuçlara ulaşmıştır, diyemeyiz.
Bu anlamda dramaturji meselesi önümüzdeki yıl
da İATP'nin gündeminde kalacak gibi görünmektedir.
Üniversite gruplarının ürünlerine bakıldığında
bu anlamda bir kafa karışıklığının devam ettiği
net bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu konuda belli
bir geleneğin parçası olduğundan belki BÜO ve
onunla birlikte çalışan MSÜO bir adım öndedir.
Ama “Deprem”de de yaz çalışmalarında yapılan kurgusal
müdahalelerin bazı kafa karışıklıklarından kurtulduğu
söylenemez. İstanbul İktisat Sahnesi, İonesco'nun
metnine çeşitli dramaturjik müdahaleler yapmış.
Ancak müdahalelerin, özellikle güncel konjönktüre
yönelik göndermelerin fazlasıyla çekingen bir
şekilde sunulması ve arka planda kalması gibi
bir durum sözkonusu. Bu bilinçli bir tercih mi?
Yoksa mesele masabaşında tam olarak çözülemediğinden
grup çekingen mi davranıyor? “Oyunlarla Yaşayanlar”a
gelirsek, şahsen ben grubun oyunun sunduğu karmaşık
sorunsalları çok iyi çözemediği izlenimini edindim.
Program dergisinde oyunun teması grup tarafından
şöyle özetlenmiş: "Oyun bir yandan karısının
benimsediği küçük burjuva yaşam biçiminin gerektirdiği
aile ve iş hayatını reddetmeye çalışırken, bir
yandan da üstlendiği "aydın" kimliğiyle
düştüğü kültür ikileminden ve eylemsizliğin getirdiği
bunalımlardan çıkamayan Türk aydınının acıklı
güldürüsüdür." Böyle bir yaklaşım yola çıkış
noktasında işe yarayabilir. Ama sahne üzerine
taşımadan önce, özellikle oyunculuk rejisi aşamasında
çok daha ince düşünebilmek, oyuna her karakterin
penceresinden bakabilmek gerekir. Mesela ben Coşkun'un
karısına yöneltilen eleştirinin biraz tek boyutlu
kaldığını düşünüyorum. Çünkü sonuçta tüm sistem
içiliğine rağmen aile ilişkilerinde ezilen konumda
kalan Cemile'dir. Çoşkun hayalperestçe bir "sistemdışılığı"
ne pahasına ya da ne sayesinde yaşayabilmektedir?
Bu sorunun yanıtı net bir şekilde verilmediğinde
Cemile'yi "sistem içine çeken kötü kadın"
imgesine mahkûm etmek durumundayız. Yine benzer
bir şekilde Coşkun'un hangi jestlerine neden empati
duymamız bekleniyor seyirci olarak? Çoşkun ilk
perdenin ortalarında bir yerde, örneğin, ışık
ve oyunculuk rejisinin katkılarıyla seyirciden
alkış almayı başardı. Burada Coşkun'un olumlanması
mı amaçlanıyordu? Yoksa işi dalgaya vurmaktan
başka bir şey yapmadığı için eleştiriye mi tabi
tutuluyordu? Eğer program dergisinde de söylendiği
gibi amaç "eylemsizlik eleştirisi" ise,
bir seyirci olarak ben ortaya çıkanın daha çok
birinci yönelimi desteklediğini düşünmüyorum.
Yani masa başında saptanan bir olgu sahne üzerine
aktarılırken onun yaratacağı etki ince bir şekilde
hesaplanmalıdır. Burada şu sorulabilir: İyi ama
“Oyunlarla Yaşayanlar” gibi problematik ve uzun
bir metinde böyle ayrıntılı bir çalışma yürütmek
mümkün mü? İşte gruplar metin seçerken ya da onu
sahne içinde yeniden kurgularken bu ayrıntı çalışmasını
yürüteceklerini hesaba katarak hareket etmelidirler.
ÜTP gruplarının oyunlarından yola
çıkarak saptamaya çalıştığım bu sorunlar aslında
İATP geneline yansıtılarak da tartışmak mümkün.
Bu nedenle yaz çalışmaları ve sonbahar dönemi
eğitim çalışmaları düşünülürken bu sorunların
da gündeme gelmesinin, en azından tartışılmasının
yararlı olacağı görüşündeyim.
|