• Anasayfa
  • Hakkında
  • Topluluklar
  • Arşiv
  • Linkler
  • İletişim

İATG'nin Ardından Üniversite Tiyatrolarına Dair
Fırat Güllü / Tiyatro Boğaziçi-EAK

Bilindiği gibi ÜTP (Üniversite Tiyatroları Platformu) grupları iki senedir gerek salonlarını açarak, gerekse organizasyonu üstlenerek İATG'nin taşıyıcısı olmuşlardır. Bununla birlikte geçen seneki şenlikte -genel olarak- sanatsal açıdan da belli bir çıtanın üstüne çıkabilmişlerdi. Ancak bu yıl ÜTP, yazdan itibaren yaşanan çözülmeyi bir türlü üzerinden atamamış görünmekte, hem İATG'nin organizasyonu aşamasında hem de İATP Genel Kurulu'nda oldukça dağınık ve de-organize bir görüntü çizmekteydi. Yaz sürecinin değerlendirmesinin hâlâ net bir şekilde yapılamaması, grupların istisnasız hemen hepsinde kadro ve prodüksiyon krizlerinin yaşanması türünden sorunlar İATP'de üniversitelilerin şenlikte sergileyecekleri performansa ilişkin genel bir şüphe oluşmasına yol açmıştı. Açıkça ifade edilmese de pek çok kişi İATP'nin düzenleyeceği bu ilk İATG'nin sanatsal açıdan bir öncekine göre sönük geçmesinden endişe etmekteydi. İATG'ye kısa bir süre kala MSÜO'da ve hemen İATG arifesinde BÜO'da kadro merkezli problemlerden dolayı yaşanan oyun iptalleri bu endişeleri daha da güçlendirmişti. Şenlikteki oyunları izlemeye giderken kafalarda çeşitli soru işaretleri vardı.

Bu yıl İATG'de üniversiteli gruplar (içerisinde öğrencilerin yer aldığı ÖKM sahnesinin oyununu da dahil edersek) toplam yedi oyun oynadılar. Ben şahsen bunlardan dördünü izleme fırsatı bulabildim; ama diğerleri hakkında da bir çok insanın gözlemlerinden haberdarım. Bu sene ÜTP'li grupların performansının genel itibariyle beklenenin üzerinde olması grupların ileriye yönelik bir açılım sağlaması açısından sevindirici, İATP'nin temsil ettiği sanatsal örgütlenmenin geleceği açısından da gayet önemli bir kazanımdır.

Değerlendirmemi, izleme fırsatını bulduğum "Kral Ölüyor", "Oyunlarla Yaşayanlar", "Ödenmeyecek Ödemiyoruz" ve "Deprem" oyunları üzerinden yürütmek istiyorum. Öncelikle bu dört çalışmanın da, artık ÜTP'ye ve genel anlamda İATP gruplarının tamamına yayılmış bazı temel ilkelerle tutarlılık arz etmesinin Platformun kurumsallaşması açısından önem taşıdığını düşünüyorum. Sonuçta bu oyunları sergileyen grupların sanatsal tercihler açısından açıkça ifade edilmiş ya da gizli kalmış temel farklılıkları olduğu aşikardır. Ama buna rağmen ortaya çıkan ürünlere bakıldığında süreç içerisinde gruplar arasında bazı temel ortak vurgu noktalarının oluştuğunu görmek mümkün: kumpanya anlayışına ve oyunculuğa yapılan vurgu; metin seçiminde özenli davranma; dramaturji sürecine önem verme, güncel politik konjönktürle ilişki kurma, metinle -her grup için farklı biçimlerde de olsa- bir hesaplaşma içine girme, metni mutlak olarak almama ve gerekiyorsa müdahale etme; seyirciyle "ben yaptım olducu" değil tartışmaya açık bir üslupla ilişkiye geçme vs...

Kuşkusuz yukarıda saydığım bu temel ortaklıklar İATP'nin ve ÜTP'nin kazanımlarıdır ve yitirilmeleri iyi olmaz. Ama ben bu yazıda daha çok, son şenlikte de aşılamayan çeşitli temel sorunlardan ikisini seçmek ve onlara değinmek istiyorum: (i) Oyuncuların performanslarında belli bir istikrar sağlayamaması, diğer bir deyişle performansın salon, seyirci, teknik donanım gibi dışsal etkenlerce fazlasıyla belirlenmesi ve dolayısıyla değişkenlik göstermesi sorunu; (ii) dramaturji-sahneleme ilişkisine dair grupların hâlâ sistematik bir yöntem üretememesi.

(i) Tiyatro suya yazılan bir sanattır ve bir çok sanatçının aksine oyuncunun sahne üzerinde her seferinde yeniden yaratması gerekir. Stanislavski kendi oyunculuk araştırmasına oyuncunun kendi iç ve dış aksiyonlarına hakim olmasının ve istenen her seferde rolünü yeniden yaratabilmesinin yöntemini aramak için başlamıştı. Onun bize öğrettiği, oyuncunun sahne üzerinde sergilediği performansın belli bir istikrar arzetmesinin sadece estetik değil, hatta daha çok etik bir mesele olduğuydu. Yukarıda sözünü ettiğimiz oyunlara baktığımızda bu en temel sorunlardan birisi olarak çıkıyor karşımıza. Örneğin Deprem'i ele alalım: Geçen seneki İATG'de kurgusal eksikleri olduğu gerekçesiyle bir "deneme gösterimi" anlayışıyla sergilenen oyun şenlik seyircisini gerçekten heyecanlandırmıştı. Eski bir BÜO'lu olarak şunu söyleyebilirim ki birebir gazete haberleri ve yaşanmış anıların sahneye uyarlanmasıyla oluşturulan böyle bir belgesel tiyatro denemesi, kulüp için gerçekten de yenilikçi bir denemeydi. Kurguya ilişkin bazı sorunlar da halledildiğinde önemli bir yapıtla karşılaşabiliriz diye düşünmüştüm. Bu sene içerisinde Deprem'i iki kez -Üniversite'de yapılan olağan gösterimlerinden birinde ve Şişli Terakki'ye yapılan turnede- izleme fırsatı buldum. Benim gördüğüm, kurguya ilişkin sorunlardan bazıları halledilmiş olmasına rağmen gösterinin performans olarak geçen senekinin çok çok altına indiğiydi. Aksiyonlar mekanikleşmiş, ince ayrıntılar kaybedilmiş, sahne üzeri dağılmış, tonlamalar ve jestler arasındaki nüansların kaybedilmesiyle performanslar aynılaşmış ve tekdüzeleşmişti. Her iki gösteride de seyirci tepkilerini gözlemleme fırsatı buldum. Tepkiler genelde gösterinin sıkıcı bulunduğu yönündeydi. Bir başka örnek "Kral Ölüyor" olabilir. Oyunu şenlikten önce izleyenler çok sıkıcı ve uzun bulurken Yıldız Üniversitesi'nde sergilenen gösteride seyirci oyuna sıcak tepkiler verdi. Dramaturji konusundaki belirsizliklere rağmen oyuncuların ve ekip çalışmasının başarılı bulunduğu söylendi. Ancak benim izlemediğim Çapa'daki oyunda performansın 15 dakika kadar sarktığını ve seyirciyi sıktığını duydum. MİFTOK'un deneme gösterimini bilemem ama İTFTT'nin oyunu için de benzer değerlendirmeler yapmak mümkün sanırım. Ortaya çıkan görüntü şu: Sadece ÜTP'de değil İATP genelinde bu meselenin etik boyutu tartışılmalıdır. Aylarca süren hazırlık ve emek birkaç saatlik bir performans içerisinde seyirciyle karşılaşacaksa ve bunun başka bir yolu yoksa, grupların performanslarda istikrarı sağlamayı tiyatronun özsel meselelerinden birisi olarak görmeleri gerekir diye düşünüyorum.

(ii) Bilindiği gibi İATP kurulduğunda düzenlediği ilk faaliyet Tiyatro Boğaziçi tarafından sunulan ve iki güne yayılan bir dramaturji semineriydi. Bunda, konunun bir süredir İATP gruplarının gündeminde olmasının payı vardı. İATP grupları, genel olarak sanatın toplumsal bir faaliyet olduğuna inandıklarından dramaturji meselesi her grupta şu ya da bu biçimde gündeme gelmektedir. Ama bu konuda sistemli bir analiz çalışmasını hiçbir grup tam olarak gerçekleştirememiştir. Bu amaca yönelik bir çalışmayı şu anda Tiyatro Boğaziçi yürütmektedir, ancak "Hamlet Projesi" de henüz amaçlanan sonuçlara ulaşmıştır, diyemeyiz. Bu anlamda dramaturji meselesi önümüzdeki yıl da İATP'nin gündeminde kalacak gibi görünmektedir. Üniversite gruplarının ürünlerine bakıldığında bu anlamda bir kafa karışıklığının devam ettiği net bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu konuda belli bir geleneğin parçası olduğundan belki BÜO ve onunla birlikte çalışan MSÜO bir adım öndedir. Ama “Deprem”de de yaz çalışmalarında yapılan kurgusal müdahalelerin bazı kafa karışıklıklarından kurtulduğu söylenemez. İstanbul İktisat Sahnesi, İonesco'nun metnine çeşitli dramaturjik müdahaleler yapmış. Ancak müdahalelerin, özellikle güncel konjönktüre yönelik göndermelerin fazlasıyla çekingen bir şekilde sunulması ve arka planda kalması gibi bir durum sözkonusu. Bu bilinçli bir tercih mi? Yoksa mesele masabaşında tam olarak çözülemediğinden grup çekingen mi davranıyor? “Oyunlarla Yaşayanlar”a gelirsek, şahsen ben grubun oyunun sunduğu karmaşık sorunsalları çok iyi çözemediği izlenimini edindim. Program dergisinde oyunun teması grup tarafından şöyle özetlenmiş: "Oyun bir yandan karısının benimsediği küçük burjuva yaşam biçiminin gerektirdiği aile ve iş hayatını reddetmeye çalışırken, bir yandan da üstlendiği "aydın" kimliğiyle düştüğü kültür ikileminden ve eylemsizliğin getirdiği bunalımlardan çıkamayan Türk aydınının acıklı güldürüsüdür." Böyle bir yaklaşım yola çıkış noktasında işe yarayabilir. Ama sahne üzerine taşımadan önce, özellikle oyunculuk rejisi aşamasında çok daha ince düşünebilmek, oyuna her karakterin penceresinden bakabilmek gerekir. Mesela ben Coşkun'un karısına yöneltilen eleştirinin biraz tek boyutlu kaldığını düşünüyorum. Çünkü sonuçta tüm sistem içiliğine rağmen aile ilişkilerinde ezilen konumda kalan Cemile'dir. Çoşkun hayalperestçe bir "sistemdışılığı" ne pahasına ya da ne sayesinde yaşayabilmektedir? Bu sorunun yanıtı net bir şekilde verilmediğinde Cemile'yi "sistem içine çeken kötü kadın" imgesine mahkûm etmek durumundayız. Yine benzer bir şekilde Coşkun'un hangi jestlerine neden empati duymamız bekleniyor seyirci olarak? Çoşkun ilk perdenin ortalarında bir yerde, örneğin, ışık ve oyunculuk rejisinin katkılarıyla seyirciden alkış almayı başardı. Burada Coşkun'un olumlanması mı amaçlanıyordu? Yoksa işi dalgaya vurmaktan başka bir şey yapmadığı için eleştiriye mi tabi tutuluyordu? Eğer program dergisinde de söylendiği gibi amaç "eylemsizlik eleştirisi" ise, bir seyirci olarak ben ortaya çıkanın daha çok birinci yönelimi desteklediğini düşünmüyorum. Yani masa başında saptanan bir olgu sahne üzerine aktarılırken onun yaratacağı etki ince bir şekilde hesaplanmalıdır. Burada şu sorulabilir: İyi ama “Oyunlarla Yaşayanlar” gibi problematik ve uzun bir metinde böyle ayrıntılı bir çalışma yürütmek mümkün mü? İşte gruplar metin seçerken ya da onu sahne içinde yeniden kurgularken bu ayrıntı çalışmasını yürüteceklerini hesaba katarak hareket etmelidirler.

ÜTP gruplarının oyunlarından yola çıkarak saptamaya çalıştığım bu sorunlar aslında İATP geneline yansıtılarak da tartışmak mümkün. Bu nedenle yaz çalışmaları ve sonbahar dönemi eğitim çalışmaları düşünülürken bu sorunların da gündeme gelmesinin, en azından tartışılmasının yararlı olacağı görüşündeyim.