• Anasayfa
  • Hakkında
  • Topluluklar
  • Arşiv
  • Linkler
  • İletişim

BGST Dans Tiyatrosu Birimi’yle Workshop
Kerem Karaboğa / ÖKM Sahnesi EAT-EAK

13 Mayıs 2001 tarihinde BGST Dans Tiyatrosu Birimi tarafından gerçekleştirilen gösteri ve sonrasındaki söyleşi-tartışma bir workshop olarak tasarlanmış olmakla beraber, iki temel nedenden ötürü bu hedef gerçekleştirilemedi. Bu nedenlerden ilki, söyleşi-tartışma aşamasının bir sonraki gösteriye hazırlık imkânı tanımak için kısa tutulmasından, hatta aceleye getirilmesinden kaynaklanan bir zaman problemiydi. Söyleşi-tartışma aşamasının Demir Demirgil Salonu’ndan başka bir mekânda yapılması, uzun soluklu ve daha derinlemesine bir tartışmaya imkân verebilirdi belki, ancak bu yapılmadığı için, workshop adı verilen etkinlik, klasik bir oyun sonrası söyleşisine dönüştü. Etkinliği bir workshop olmaktan çıkaran bir diğer neden, Dans Tiyatrosu Biriminin yaptığı hazırlığın daha çok gösteriye yoğunlaşmış olmasından ve sonrasındaki aşamada genel bir değerlendirme sunuşu yapılmakla yetinilmesinden kaynaklanıyordu. Bu iki nedenden ötürü ve workshop teriminin alanını daraltmamak için, etkinliğin, geçen yıl “Yeni Bir Hayat İçin”de olduğu gibi, bir “süreç halinde gösteri” ya da “deneme gösterisi” ve gösteri sonrası söyleşi biçiminde tanımlanmasının daha doğru olacağı kanaatindeyim.

Halihazırdaki etkinliğe baktığımızda, gösteriyi süreç analizinden soyutlayarak, kendi başına değerlendirmemiz kaçınılmazlaşıyor, bununla birlikte, bu gösterinin önceki yıllarda Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları (BÜO), Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) ve Tiyatro Boğaziçi’nde (TB) sahnelenmiş diğer dans tiyatrosu ürünlerinden hangi yönlerden ayrıştığı ya da benzeştiğini tespit etmemiz de önem taşıyor. Genel bir sınıflama yapmak gerekirse, önceki sahnelemelerin üç farklı kategoride incelenebileceğini söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, halk dansı figürlerinden beslenerek oluşturulmuş bir koreografiyle, dramatik kişileştirmelere dayalı bir öykünün anlatımına dayanmaktadır. “Dağlarda Kar Sesi”, “Yel Doladı Dillere” ve “Düğün” gösterileri bu formda inşa edilmişlerdir. Öyküler kolayca yazınsal hale dönüştürülebilecek sadeliktedirler ve sözlerin yerini stilize jest ve tavırların aldığı teatral bölümlerle, ekip ya da solo dans bölümleri episodik bir yapıda içiçe geçmiştir. İkinci tarz gösterilerde, yöresel dans öğesi daha geri plana gitmiş ve teatrallik ön plana çıkmıştır. Marcel Marceau’nun “mimodrama” adını verdiği forma daha yakın duran “Galip Sokaklara Talip”, “Mutluluk Düşleri”, “Düşlerin Gördüğü İşler” gibi gösterilerde, yöresel adımlar yine danslar için kaynak olma özelliğini sürdürürler, ancak bu sefer bilinip tanınmışlıklarından sıyrılarak dansçı-oyuncunun doğaçlaması için bir çıkış noktası oluştururlar. Drama ve dans birlikteliğinde ilk türden gösterilerde olduğu gibi dramanın baskın olduğu öyküsel bir yapı korunur. Öykü akışı klasik drama yapıtlarında olduğu gibi episodik ve doğrusaldır. Şimdilik tek örneği “24:00” olan üçüncü kategoriye gelince, doğrusal öykü anlatımının terk edilmeye çalışıldığı gözlemlenir. Anlatımsal üslup, Pina Bausch’un merkezin sürekli yer değiştirdiği ve seyircinin hiçbir zaman ana aksiyonun nerede aktığını kavrayamadığı karmaşık ve çağrışımsal koreografi anlayışına yakındır. Dansların çıkış noktasında salt yöresel adımlar, ya da mim temrinleri değil, gündelik jestlerden, klasik baleden, modern danstan, vücut çalışmalarındaki kimi temrinlerden türetilmiş bir malzeme serbestçe kullanılır. Teatral bir odak yine vardır, ancak bu sefer merkezden kenara itilmiştir ve ayrıksılığı korunarak icra edilir. Önceki iki tarz gösteriye nazaran bu sonuncusunda dansın baskın bir unsur olduğu görülür ve yine öncekilerden farklı olarak, koreografide film ya da fotoğrafa da etkin bir unsur olarak yer verilmiştir.

BGST Dans Tiyatrosu Birimi’nin adı konmamış gösterisine bakıldığında, bugün daha çok BÜFK’ün sahnelemelerinde hakim olan ilk kategoriden ürünlere de, dramatik kişileştirmelere ve doğrusal öykü anlatımına dayalı olan ikincilere de uzak durulduğu, daha çok “24:00”te yakalanmış bir üslubun izinin sürülmeye çalışıldığı açıkça gözlemlenebilir. Hazır, çerçevesi belli bir öyküden değil de, baskı ve otorite gibi genel bir temadan yola çıkılmış ve gösterinin doğaçlamalar aracılığıyla biçimlendirilmesi denenmiştir. Ayrıca dansçılar kimi tiplemelere bürünmekten özellikle kaçınmışlardır, dans koreografilerinde dansçıların hareket birikimlerinin tümü kaynak rolü üstlenmiş, belli bir dans türüne ağırlık verilmemiş, köşeli ve kapalı bir içerik kurgulamak yerine çağrışımlar açık bırakılmaya çalışılmıştır vs.

Ne var ki, hedeflenen ya da niyetlenilenlerin gerçekleştirilebildiğini söylememiz şu aşamada zor görünüyor. Bu durumun tespit edebildiğimiz kimi nedenlerini tartışmaya açmanın, henüz süreç halinde olan gösteriyi yenileyebileceği ve BGST Dans Tiyatrosu Birimi’nin stratejisini netleştirmeye yardım edeceği düşünülebilir:

Birinci sorun, gösteriye çerçeve sağlayacak öykülemenin oldukça yazınsal tasarlanmasından kaynaklanıyor. Çocuğun sosyalizasyonu ve iktidar/çocuk oyunu karşıtlığının, gündelik hayatın rutinleşmesinden bıkmış bir orta sınıf bireyinin hatırlamaları şeklindeki ikinci bir öykü çerçevesiyle sınırlandırılması, gösteriyi “mimodrama” tarzına yakınlaştırıyor. Bu durum, daha önceden doğaçlanmış bölümlerle, dışarıdan kurgulanmış episodlar arasında tutarsızlık yaratıyor. Dans göstergelerinin klasik dramada olduğu gibi, doğrusal bir anlamla örtüştüğü, her anlamın bir cümleyle açıklanabildiği bu tarzın giderek gösteriye hakim hale gelmesi sonucunda, özellikle hatırlama bölümlerinde bazı üslup tutarsızlıkları ortaya çıkabiliyor. Örneğin; sahnede bir masalın okunduğu bölüm, göstergelerin yapısızlaştırılmasına örnek oluştururken, “Ali pilot oldu, Ayşe bebek baktı” kısmı bununla çelişiyor. Herşeyin sahne üstünde açıklanmaya çalışılması, dramaturji tarzını metinselleştiriyor ve bu da, hareketin imkânlarını köreltebiliyor.

Bu açıdan, gösterinin “24:00”’le “mimodramalar” arasında salındığını, eğer metinsel bir dramaturjiden kaçınılmak isteniyorsa, hatırlama bölümlerinin doğrusal göstergelerden sıyrılması gerektiği söylenebilir. Hatta, belki gösteri geliştirilirken, çerçeve sağlayıcı orta yaş hikâyesinin tümüyle törpülendiği, final bölümünün salt bir ara episod olduğu, çocukluk/iktidar ilişkisine dair bütünselleştirilmemiş ve merkezsiz bir kurguya da yönelinebilir. Kullanılabilecek kimi imgeler için Fellini’nin özellikle “Amarcord”, “8 ½ “ gibi filmlerinde uyguladığı parodi tarzından, ya da Bausch’un çocukluk imgelerinden (Brahms’ın ninnisi eşliğinde kucağında salladığı adama yer yer hain bakışlar atan kadın, vb.) yararlanılabilir.

Bir diğer sorun, öykülemenin doğrusallığına paralel olarak, dansçıların sahne üstü aksiyonu nasıl biçimlendirecekleri konusundaki kararsızlığından kaynaklanıyor. Dansçılar ne bütünüyle kendileri, ne de herhangi bir tipleme olamadıklarında sadece hareketi hareketin hatırına yapan unsurlara dönüşebiliyorlar. Bu nedenle, esasında son derece canlı ve kışkırtıcı olan kimi figürler, seyirciye bir uzaklık gerisinden yansıtılıyor ve dramaturjide hedeflenen çocukluğun görece özgürlüğüne dair davetkâr öğeler olmaktan çıkıyorlar. Bu noktada, iki yönelime girilebilir, ya Uluç Esen’in oyunculuğunda olduğu gibi kimi duygular salt “gösterilir” yani bir mesafeden yansıtılır, ancak bu daha teatral diyebileceğimiz bir üslubu beraberinde getirecektir, ya da, Bausch’ta olduğu gibi oyuncular kendi benliklerini yansıtırlar, kendi korkularından ve duygularından süzüp çıkardıkları bireysel imgeleriyle var olurlar. Dans Tiyatrosu Birimi dansçılarının özellikle hatırlamaya dair bölümde bu yola girmeye çalıştıkları söylenebilir, ancak, öykülemeyi dağıtmama çabası bu yönün törpülenmesine neden olmuş görünüyor. Halbuki, dansçıların kendiliğindenliğinin, Uluç Esen’in sterotipliliğiyle oluşturacağı tezatın kuvvetlendirilmesi için, bu yönelimin törpülenmek yerine kışkırtılması gerekiyor.

Son olarak, söyleşi/tartışma aşamasında kimi seyircilerin gösterinin tematik yapısını “fazla hafif” ve “bildik” bulmasına dair birkaç şey söylenebilir. Kanımca bu durum, gösterinin fazlasıyla metinsel ya da drama-yazınsal kalmasından kaynaklanıyor. Gösteriyi yazınsal kurguladığınızda seyircinin görüp görebileceği de metnin söylediğiyle sınırlı kalıyor. Bu noktada, metnin yeni bir şey söylememesi doğru bir eleştiri olabilir. Ne var ki, bir dans gösterisinden metinsel olarak çok fazla şey anlatmasını beklemek, dansın doğasıyla örtüşmemektedir.

Dans Tiyatrosu Birimi’nin önünde iki seçenek olduğu düşünülebilir, ya anlattıklarını metinsel olarak daha boyutlandırabilmek için, film, dış ses, vb. unsurlara, bütünleştirici dramaturjik unsurlar olarak gösterilerinde yer verecekler, ya da metnin, anlamsal birlik ve bütünlüğün yapısızlaştırıldığı, malzemenin birbiriyle çeliştiği ve merkezi bir söylemin ortadan kaldırıldığı bir hareket üslubuna yönelecekler. Bu ikilemin aynı zamanda çağdaş dansın da bir problemi olduğu söylenebilir. BGST Dans Tiyatrosu Birimi’nin şu andaki adı konulmamış gösterisinin ilerici yönü de, bu ikileme bildik cevaplar vermekten kaçınmasında ve üzerine riskler alarak önemli konuları tartışmaya açmasında yatmaktadır. Şu andaki girişimin önemli sonuçlar doğurabileceğine dair ümit verici noktayı, hem mevcut gösterinin başarılı performansı hem de ortaya attığı soruların hayatiliği oluşturur.