• Anasayfa
  • Hakkında
  • Topluluklar
  • Arşiv
  • Linkler
  • İletişim

Üç Oyun…
Emrah Yaralı / EAK

Her oyunun eleştirisini belli bir kısırlığa düşmemek ve dikkat dağıtabilme riskine sahip bir genellemeyle yazmak istemediğim için daha faydalı olabileceği düşüncesiyle sadece üç oyuna değineceğim.

Hakkında yazmak istediğim oyunlar, “Hippi Ana”, “Silahşörün Gölgesi”, “Oyunlarla Yaşayanlar”.

“Hippi Ana”, “Kadın Oyunları”ndan biri olmakla beraber geçen sene İstanbul İktisat Sahnesi’nin de çıkardığı ve üzerinde belli bir süre düşünülmüş oyunlardan biridir. “Kadın Oyunlarından” biridir dediğimde bunu bir bütün düşünmek gerektiği için özellikle belirtiyorum. O dönem İstanbul İktisat Sahnesi’nde dramaturji çalışmalarında konuşurken, kurgulanan tüm kadınların ortak noktasının toplumdan dışlanmış ve yalnız kalmanın verdiği bir tecrit ortamının dayattığı çıldırma noktalarına gelmiş kadınlar olarak karşımıza çıktığını gördük. Buradaki çıldırma, ortalığı dağıtma anlamında değil toplumda normal olarak nitelenen davranış bütünlerine dahil olmamalarından kaynaklanır. Çünkü yapılan eylemlilikler toplumun lanetlediği tipler tarafından yapılmaktadır ve seyirci tarafından kesinlikle özdeşleşilebilecek niteliğe sahip değildirler. Ve bu etkinin yaratılması için de oyuncunun da kendini bu tehlikeden uzak tutması gerekli diye düşünüyorum. Fakat Özgür Sahne’nin yorumunda Hippi Ana benimsenen sert devrimci bir karaktere bürünmüştü. Buradaki sert, akılcı, ne dediğini bilen bir kadın toplumdan dışlanan kadını değil, toplumdan siyasi görüşleri için ayrılan kendiliğinden bir ‘öteki’ durumuna düşüştü. Toplumdan tecrit edilmiş değil, toplumu değiştirmeye dönük isyancı bir tipleme. Zaman zaman ironiye varan tipleme sertliği yüzünden kırılamıyor. Aradaki traji-komik sahneler ise bir devrimcinin geçmiş hataları olarak gözükerek, toplumun kadına bakışını arka plana bıraktı. Ve bu sadece repliklerde kaldı. Bu kadar sert karakterli bir ana, oğlu için yaptıklarını, saçma eylemleri, kulak koparma sahnelerini, mahkemeye olan yabancılığını yalanlıyor gibi. Oyundaki Hippi tercihi de zaten bu devrimci karakteri dışladığı için kullanılıyor. 68’lerin aşk havasındaki özgürlükçü ve cinsel serbestisi yoğunlukta olan, savaşa karşı bir anlayış ile naif bir hareketin ürünü olan hippi karakteri belli devrimci nitelikleri olsa da reformist bir anlayıştan öteye geçememiştir. Hippilik, daha sonra yaratılan kendine ‘has’ modasıyla ve bunun tüketim biçimine dönüşen imajıyla da iyice devrimci niteliğini kaybeden popüler bir akım olmuştur. Hippi Ana da bu akımın bir nesnesi olmuştur. Bu noktada devrimci karakter Hippi Ana’ya yüklenmemelidir. Zaten oğlu için girdiği, komikliğe kadar varan absürd anlatım ve durumlar annenin her alanda kendini sistemin karşısında bir militan olarak bulmasıyla sonuçlanır. Askere / Polise saldırması ideolojisinden değildir. Oğluna yapıldığını gördüğü baskıdan onu kurtarmak için yaptığı refleksif bir eylemdir. Bu noktada anne, ‘doğuştan yüklenilmiş’ içgüdüsel bir görevle hareket etmektedir. Daha sonra ok yaydan fırlamış misali, ortada kalan kadının oradan oraya bir savrulması vardır. Fakat bu, oyundan, kadının sapmalarının bilinçli bir tercihiymiş gibi çıkıyor. Ve bana göre Hippi Ana karakteri bu temel noktada yanlış yorumlanmıştı.

Oyundaki peder tiplemesi ise kilise / din kurumunun niteliğini iyi gösteren bir ikircikte verilerek kurumun kaypaklığı gayet iyi sergilenmişti. Bu olumlu niteliğinin yanında oyunun tek kişilik olmasının vermiş olduğu serbestlik pederle birlikte kısıtlanmıştı. Peder, Hippi Ana’nın hareket alanını kısıtlayan bir ögeye dönüşmüştü. Oyunculuk açısından ise kelimelerin vurgularıyla hareketlerin uyumu üniversite tiyatrolarında genel olarak eksik olan bir bütünlük içerisindeydi.

Kilisedeki diğer bir görevli ise kilise ortamını vermek için kullanılan bir figürdü sanıyorum (3. Kişi). Ama bana göre kilisede başka kimse olmamalıydı. Peder ve Hippi Ana ikili yalnız bir ilişki, Tanrı-peder-kul…Çünkü anlatılanlar sistemin aygıtlarının işbirliğini veriyor. Ve burada başka bir görevliye ihtiyacı ortadan kaldırıyor

Değinmek istediğim diğer oyunlardan ikisini bir arada almak istiyorum: Oyunlarla Yaşayanlar (İstanbul Tıp Fakültesi Tiyatro Topluluğu, İTFTT.) ve Silahşörün Gölgesi (Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları, YÜO)

İkisinin ortak yanlarını alarak belki farklı bir tartışma açmak ve oyunlarda tartışılan olguların ideolojik yansımaları ile grup arasındaki ilişkileri betimlemek faydalı olur, diye düşünüyorum. İki oyunun da ortak yanı aydın kimliğinin tartışılmasıydı. Aydının olması gereken öncü ve eylem adamı olma kriterini olması gereken bir özellik olarak sunulmasıydı. ‘Aydın kimdir ve ondan ne bekliyoruz?’ noktasında benim aklıma takılan soru ‘Aydın ne yapabilir?’ Onu suçladığımız nokta eyleme geçmemesi mi? Eyleme geçse ne olur? Aslında bu soruları genel bir tartışma içerisinde açarak tartışmak daha faydalı olabilir. Çünkü her şiir yazan ya da her oyun yazan bir eylem adamı veya bir aydın mıdır? Buradaki sorular kilit bir nokta arz ediyor. Evet aydına eleştirel bir gözle bakılıyor ama oyundaki ‘aydın’ karakterler devrimciler mi ki böyle bir beklenti ve hayal kırıklığı var? Her aydın devrimci midir?

Oyunlara gelirsek en temel problem aydın olmanın şiir ya da tiyatro metni yazmaktan ibaret kabul edilmesidir. Bu nitelendirmeden sonra onlara yüklenmeyen bir misyondan dolayı karakterleri suçlamak oyunu temelinden sarsmaktadır. Evet karakterlerin olumsuzluğu her iki oyunda da vardı. YÜO’nun yorumunda bu biraz daha espri ağırlıklı olması sebebiyle anlamını yitiren bir tehlike taşıyordu, ki bu tehlikeye düşüldü. Komikliklerin yaratılması için yapılmış rejiler vardı. Fakat Silahşörün Gölgesi oyun itibariyle durumun traji-komikliği ve tepkiselliği olayların doğallığından geliyor. Yani metnin kendisinde olan bir espri anlayışı. Metne eklenilen yerler seyirciyi oyundan alıp götürüp komikliklerle dramaturjinin kaybolmasına sebep oldu. İTFTT’de ise oyunun zorluğu da göz önüne alınırsa yazılan oyunlarla, gerçek yaşamın iç içe geçmesi problemi oldu. Hangisi oyun, hangisi gerçek, vurgu açısından belirsizleşti.

Oyunun ağırlığına yakın bir oyunculuk rejisi uyumlu ve olumlu tamamlayıcı bir etki yapıyordu. “Oyunlarla Yaşayanlar”daki sürekli sahne değişimleri ise izlemeyi zorlaştıran fazlalıktaydı. Işık oyunlarıyla yapılabilecek sahneler daha zor olan dekor değişimleriyle tercih edilmişti. Ama dekorun da ağır olması bu değişimi zorlamış, pratik bir sahne geçişine izin vermemişti. Bence mobilya kullanımı hem doğallığı hem de dekor hantallığını kırmak için tercih aşamasında olmamalıydı.

İki oyunda da zaman zaman kendilerini sorgulayan ana karakterler yine de eylemsizlikten kurtulamayarak yok olmaktadır. Burada bir çözüm noktasından ya da bir dönüşümden daha çok, ‘kötü’ olanın seyirciden alması gereken ceza onlara da reva görülmüştü. Aslında eylemsizlikten ve aldıkları yanlış kararlardan dolayı onların kötülükleri istenmiş ve kişiler “tuu kaka” ilan edilmişlerdir ve ilişkilerden ziyade kişiler hedef gösterilmiştir. Ve ‘böyle aydınlar olmaz olsun’ diyerek kişi kendi misyonundan kurtulmaya çalışır.

Aslında temel olarak son iki oyun itibariyle anlatmak istediklerim, toplum-aydın-birey ilişkisi, ortak bir tartışma zemininde yaratılabilir. Böyle bir tartışma hem kafalardaki muğlaklığı giderecek bir zemin yaratabilir hem de gruplar arası bir ihtiyaca karşılık gelebilir.

Çeşitli şekillerde düşünmeyi, akıl yürütmeyi sağlayacağını düşündüğüm bir tartışmanın diğer oyunlarda çıkabilecek ortak sorunlarda farklı cevaplar yaratabileceği dileğiyle…