| Her oyunun
eleştirisini belli bir kısırlığa düşmemek ve dikkat
dağıtabilme riskine sahip bir genellemeyle yazmak
istemediğim için daha faydalı olabileceği düşüncesiyle
sadece üç oyuna değineceğim.
Hakkında yazmak istediğim oyunlar, “Hippi Ana”,
“Silahşörün Gölgesi”, “Oyunlarla Yaşayanlar”.
“Hippi Ana”, “Kadın Oyunları”ndan biri olmakla
beraber geçen sene İstanbul İktisat Sahnesi’nin
de çıkardığı ve üzerinde belli bir süre düşünülmüş
oyunlardan biridir. “Kadın Oyunlarından” biridir
dediğimde bunu bir bütün düşünmek gerektiği için
özellikle belirtiyorum. O dönem İstanbul İktisat
Sahnesi’nde dramaturji çalışmalarında konuşurken,
kurgulanan tüm kadınların ortak noktasının toplumdan
dışlanmış ve yalnız kalmanın verdiği bir tecrit
ortamının dayattığı çıldırma noktalarına gelmiş
kadınlar olarak karşımıza çıktığını gördük. Buradaki
çıldırma, ortalığı dağıtma anlamında değil toplumda
normal olarak nitelenen davranış bütünlerine dahil
olmamalarından kaynaklanır. Çünkü yapılan eylemlilikler
toplumun lanetlediği tipler tarafından yapılmaktadır
ve seyirci tarafından kesinlikle özdeşleşilebilecek
niteliğe sahip değildirler. Ve bu etkinin yaratılması
için de oyuncunun da kendini bu tehlikeden uzak
tutması gerekli diye düşünüyorum. Fakat Özgür
Sahne’nin yorumunda Hippi Ana benimsenen sert
devrimci bir karaktere bürünmüştü. Buradaki sert,
akılcı, ne dediğini bilen bir kadın toplumdan
dışlanan kadını değil, toplumdan siyasi görüşleri
için ayrılan kendiliğinden bir ‘öteki’ durumuna
düşüştü. Toplumdan tecrit edilmiş değil, toplumu
değiştirmeye dönük isyancı bir tipleme. Zaman
zaman ironiye varan tipleme sertliği yüzünden
kırılamıyor. Aradaki traji-komik sahneler ise
bir devrimcinin geçmiş hataları olarak gözükerek,
toplumun kadına bakışını arka plana bıraktı. Ve
bu sadece repliklerde kaldı. Bu kadar sert karakterli
bir ana, oğlu için yaptıklarını, saçma eylemleri,
kulak koparma sahnelerini, mahkemeye olan yabancılığını
yalanlıyor gibi. Oyundaki Hippi tercihi de zaten
bu devrimci karakteri dışladığı için kullanılıyor.
68’lerin aşk havasındaki özgürlükçü ve cinsel
serbestisi yoğunlukta olan, savaşa karşı bir anlayış
ile naif bir hareketin ürünü olan hippi karakteri
belli devrimci nitelikleri olsa da reformist bir
anlayıştan öteye geçememiştir. Hippilik, daha
sonra yaratılan kendine ‘has’ modasıyla ve bunun
tüketim biçimine dönüşen imajıyla da iyice devrimci
niteliğini kaybeden popüler bir akım olmuştur.
Hippi Ana da bu akımın bir nesnesi olmuştur. Bu
noktada devrimci karakter Hippi Ana’ya yüklenmemelidir.
Zaten oğlu için girdiği, komikliğe kadar varan
absürd anlatım ve durumlar annenin her alanda
kendini sistemin karşısında bir militan olarak
bulmasıyla sonuçlanır. Askere / Polise saldırması
ideolojisinden değildir. Oğluna yapıldığını gördüğü
baskıdan onu kurtarmak için yaptığı refleksif
bir eylemdir. Bu noktada anne, ‘doğuştan yüklenilmiş’
içgüdüsel bir görevle hareket etmektedir. Daha
sonra ok yaydan fırlamış misali, ortada kalan
kadının oradan oraya bir savrulması vardır. Fakat
bu, oyundan, kadının sapmalarının bilinçli bir
tercihiymiş gibi çıkıyor. Ve bana göre Hippi Ana
karakteri bu temel noktada yanlış yorumlanmıştı.
Oyundaki peder tiplemesi ise kilise / din kurumunun
niteliğini iyi gösteren bir ikircikte verilerek
kurumun kaypaklığı gayet iyi sergilenmişti. Bu
olumlu niteliğinin yanında oyunun tek kişilik
olmasının vermiş olduğu serbestlik pederle birlikte
kısıtlanmıştı. Peder, Hippi Ana’nın hareket alanını
kısıtlayan bir ögeye dönüşmüştü. Oyunculuk açısından
ise kelimelerin vurgularıyla hareketlerin uyumu
üniversite tiyatrolarında genel olarak eksik olan
bir bütünlük içerisindeydi.
Kilisedeki diğer bir görevli ise kilise ortamını
vermek için kullanılan bir figürdü sanıyorum (3.
Kişi). Ama bana göre kilisede başka kimse olmamalıydı.
Peder ve Hippi Ana ikili yalnız bir ilişki, Tanrı-peder-kul…Çünkü
anlatılanlar sistemin aygıtlarının işbirliğini
veriyor. Ve burada başka bir görevliye ihtiyacı
ortadan kaldırıyor
Değinmek istediğim diğer oyunlardan ikisini bir
arada almak istiyorum: Oyunlarla Yaşayanlar (İstanbul
Tıp Fakültesi Tiyatro Topluluğu, İTFTT.) ve Silahşörün
Gölgesi (Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları,
YÜO)
İkisinin ortak yanlarını alarak belki farklı bir
tartışma açmak ve oyunlarda tartışılan olguların
ideolojik yansımaları ile grup arasındaki ilişkileri
betimlemek faydalı olur, diye düşünüyorum. İki
oyunun da ortak yanı aydın kimliğinin tartışılmasıydı.
Aydının olması gereken öncü ve eylem adamı olma
kriterini olması gereken bir özellik olarak sunulmasıydı.
‘Aydın kimdir ve ondan ne bekliyoruz?’ noktasında
benim aklıma takılan soru ‘Aydın ne yapabilir?’
Onu suçladığımız nokta eyleme geçmemesi mi? Eyleme
geçse ne olur? Aslında bu soruları genel bir tartışma
içerisinde açarak tartışmak daha faydalı olabilir.
Çünkü her şiir yazan ya da her oyun yazan bir
eylem adamı veya bir aydın mıdır? Buradaki sorular
kilit bir nokta arz ediyor. Evet aydına eleştirel
bir gözle bakılıyor ama oyundaki ‘aydın’ karakterler
devrimciler mi ki böyle bir beklenti ve hayal
kırıklığı var? Her aydın devrimci midir?
Oyunlara gelirsek en temel problem aydın olmanın
şiir ya da tiyatro metni yazmaktan ibaret kabul
edilmesidir. Bu nitelendirmeden sonra onlara yüklenmeyen
bir misyondan dolayı karakterleri suçlamak oyunu
temelinden sarsmaktadır. Evet karakterlerin olumsuzluğu
her iki oyunda da vardı. YÜO’nun yorumunda bu
biraz daha espri ağırlıklı olması sebebiyle anlamını
yitiren bir tehlike taşıyordu, ki bu tehlikeye
düşüldü. Komikliklerin yaratılması için yapılmış
rejiler vardı. Fakat Silahşörün Gölgesi oyun itibariyle
durumun traji-komikliği ve tepkiselliği olayların
doğallığından geliyor. Yani metnin kendisinde
olan bir espri anlayışı. Metne eklenilen yerler
seyirciyi oyundan alıp götürüp komikliklerle dramaturjinin
kaybolmasına sebep oldu. İTFTT’de ise oyunun zorluğu
da göz önüne alınırsa yazılan oyunlarla, gerçek
yaşamın iç içe geçmesi problemi oldu. Hangisi
oyun, hangisi gerçek, vurgu açısından belirsizleşti.
Oyunun ağırlığına yakın bir oyunculuk rejisi uyumlu
ve olumlu tamamlayıcı bir etki yapıyordu. “Oyunlarla
Yaşayanlar”daki sürekli sahne değişimleri ise
izlemeyi zorlaştıran fazlalıktaydı. Işık oyunlarıyla
yapılabilecek sahneler daha zor olan dekor değişimleriyle
tercih edilmişti. Ama dekorun da ağır olması bu
değişimi zorlamış, pratik bir sahne geçişine izin
vermemişti. Bence mobilya kullanımı hem doğallığı
hem de dekor hantallığını kırmak için tercih aşamasında
olmamalıydı.
İki oyunda da zaman zaman kendilerini sorgulayan
ana karakterler yine de eylemsizlikten kurtulamayarak
yok olmaktadır. Burada bir çözüm noktasından ya
da bir dönüşümden daha çok, ‘kötü’ olanın seyirciden
alması gereken ceza onlara da reva görülmüştü.
Aslında eylemsizlikten ve aldıkları yanlış kararlardan
dolayı onların kötülükleri istenmiş ve kişiler
“tuu kaka” ilan edilmişlerdir ve ilişkilerden
ziyade kişiler hedef gösterilmiştir. Ve ‘böyle
aydınlar olmaz olsun’ diyerek kişi kendi misyonundan
kurtulmaya çalışır.
Aslında temel olarak son iki oyun itibariyle anlatmak
istediklerim, toplum-aydın-birey ilişkisi, ortak
bir tartışma zemininde yaratılabilir. Böyle bir
tartışma hem kafalardaki muğlaklığı giderecek
bir zemin yaratabilir hem de gruplar arası bir
ihtiyaca karşılık gelebilir.
Çeşitli şekillerde düşünmeyi, akıl yürütmeyi sağlayacağını
düşündüğüm bir tartışmanın diğer oyunlarda çıkabilecek
ortak sorunlarda farklı cevaplar yaratabileceği
dileğiyle…
|