• Anasayfa
  • Hakkında
  • Topluluklar
  • Arşiv
  • Linkler
  • İletişim

“Doğmamış Çocuktan Mektup” deneme gösterisi üzerine...
Devrim Umut Aslan – Barış Yeldiren / Tiyatro Boğaziçi

Doğmamış Çocuktan Mektup oyunu, bir deneme gösterisi olmasına rağmen genel olarak seyredenlerden olumlu eleştiriler aldı. Bir sendika faaliyeti olma iddiasını üzerinde taşıması, bu sebeple kadrosunun sadece öğretmenlerden oluşması ve oyunda rol alan öğretmenlerin çoğunun öncesinden sahneye yabancı olması, seyircide bıraktığı bu olumlu izlenimlerin değerini artırıyor. Ayrıca, sendikal bir faaliyet olarak ürüne bakıldığında da mesleki sorunlara dair geniş bir tartışma yelpazesi açılıyor.

Gösterinin kurgusunu kabaca incelersek üç temel bölüm bulabiliyoruz: Taşra görevi – zorunlu hizmet, İstanbul kısmı ve final. Buna ek olarak gösterinin genelinde de üç ayrı düzeyin varlığından söz edilebilir: Yüksel ve Kamil’in ilişkilerinin seyri, ikilinin meslekleriyle ve çevreleriyle kurdukları ilişki ve ikilinin kendi kişisel bilinçlilikleri dışında, -onlara rağmen- gelişen toplumsal gerçeklik.

Bu yazıda bizim asıl tartışmak istediğimiz birinci bölüm. Öncelikle bu bölüm üzerine tartışma yürüttükten sonra, seyircinin genel izlenimini de göz önüne alarak geri kalan bölümler üzerine de belirttiğimiz üç düzey çerçevesinde kısa değerlendirmeler yapmaya çalışacağız. Oyun metni elimizde olmadığından ve gösteriyi sadece bir kez izlediğimiz için değerlendirmeleri ayrıntılandırıp geliştirme imkânı bulamadık. Doğmamış Çocuktan Mektup’un bir deneme gösterisi olduğunu, yaz döneminde çalışılmaya devam edileceğini bildiğimizden, niyetimiz ucu açık kalacak tartışmalar oluşturmaktır.

İlk bölümü ele aldığımızda karşımıza bildik bir tema ve tartışma çıkıyor. Türkiye tarihinde önemli bir yeri olan “aydınlanma”, “ilerleme” tartışması. İstanbul’dan taşraya geçen idealist aydın adaylarının Anadolu’nun gerçekleri ile karşılaşması teması... (Yaban, Çalıkuşu...) İster istemez, oyunun ilk bölümünde bu tema etrafında bugüne dek geliştirilmiş yaklaşımlarla bir hesaplaşma da gündeme geliyor.

Taşra mekânı olarak Mardin’in seçilmiş olması, Kürt sorunu ekseninde güncel bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Konjonktürel planda bir değerlendirmeye geçmeden önce bahsettiğimiz eski temayı ve bu tema üzerinde hakim olan yaklaşımı kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Şehirli, İstanbullu aydın kişi, “doğası gereği ilerlemeci” bir zihniyet taşımaktadır ve “ apaçık bir biçimde” taşradan ileridedir. Bu “ilerlemeci” görüşünün etkisiyle“geri kalmış” bölgelere “aydınlanmayı” taşımak amacıyla taşraya gelmiştir. Yine bu tasarıma göre, taşrada zaman sanki durmuştur, hiçbir “değişim” olmamaktadır ve dış müdahale olmadan kendi dinamikleri ile ‘aydınlanma’ şansları yoktur. Ve ilerlemeci bir zaman algılayışına sahip aydın kişi (çoğu zaman öğretmen) bu durağan, döngüsel yaşama müdahalede bulunur.

Bu müdahale sonrasında iki ayrı final olabilir. İlkinde, bir süre sonra sorunlar başgösterir: “geri kalmış” insanlar “ilerlemeye” karşı koymaktadırlar. Çoğu zaman tek başına yapabileceği bir şey yoktur, taşra tahmin etmediği kadar “muhafazakâr” çıkmıştır. Bir süre sonra kafasında artık daha başka düşünceler taşıyarak oradan ayrılacaktır. İkinici final ise mutlu sondur. Aydın kişi muhafazakâr yapının karşısına çıkardığı tüm güçlükleri aşar, özellikle kadın ve çocuklarla ittifak kurarak taşranın yapısında değişimlere neden olur.

İlave olarak, özellikle aydın kahramanın öğretmen olduğu durumlarda, “ilerleme” nin “laik cumhuriyet”le ve “muhafazakârlığın” “bağnazlık ve şeriatçılık”la birlikte anılması da önemli bir durumdur.

Oyunun birinci bölümüne genel bir gözle bakıldığında, grubun bu tasarımdan bir kopuş ve bununla bir hesaplaşma yaşamayı tasarladığı hissediliyor. Fakat seyircinin gözünde baskın kalan imge ile karşılaştırıldığında bu niyet ne kadar gerçekleşebilmiştir?

Yüksel ve Kamil’in, öncü aydın misyonunu en azından söylemsel anlamda sahiplendiklerini görüyoruz. Sol bir rengi de olduğu söylenebilecek anlatımlarında taşrada karşılaştıkları sorunları aktarırken bahsettiğimiz ilerlemeci çereçevenin dışına çıkamazlar. Yüksel tarafından aydınlanma ve özgürleşmenin tek yolu olarak gösterilen üniversiteye, ailesi evlendirmeye karar verdiği için gitme şansı kalmayan, liseyi bile bırakmak zorunda kalan başarılı kız öğrenci figürü, sürekli toplumun bağnazlığının ve tutuculuğunun vurgulanması, Kamil’in tayini çıktığı köy okulunda müfredatın yerel gerçeklerle örtüşüp örtüşmediğini pek tartışmaması, yalnızca öğrencilere karşı sertlik kullanmama gibi dar bir çerçevede kalması vs.

Kamil’in öyküsündeki iki öğe dışında (mırra servisi yapan adam ve sonradan gelen misafir) öğretmenlerin çözümleyemedikleri, kendi kentli bilgi dağarcıklarıyla tanımlayamadıkları bir olay veya gelişme olmuyor.

Kamil ve Yüksel tiplemelerini oynayan oyuncuların, oyunculuk üsluplarına bakıldığında bir ironinin var olduğu, canlandırdıkları tiplemelere mesafeli yaklaşmaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Özellikle “Herkes iki yıl bizim gibi taşra görevi yapsa” repliği bu ironinin en fazla olduğu kısım olarak akılda kalıyor. Ancak anlattıkları olayların seyirciye sergilenen hali ile kurdukları söylem arasında pek bir çelişki göze çarpmıyor. Sahnede oynanan, öğretmenlerin anlattıklarını yalanlamayı başaramıyor. Bu da grubun tavrının seyirci nezdinde belirsizliğe sürüklenmesine neden oluyor.

Ek bir nokta olarak ilk bölümün son sahnesinde terk etme durumunun, kolaycılığa düşme eleştirisi ile birlikte ele alınması, seyircide “daha militan bir idealizm başarılı olabilir miydi acaba?” gibi bir sorunun oluşmasına, dolayısıyla dramaturjik bir karışıklığın oluşmasına neden olmaktadır.

Konjonktürel olarak bakıldığında, mekân olarak seçilen bölgede, Mardin’de, yaygın ve güçlü bir toplumsal hareket mevcuttur. Kimi çevrelerce bir aydınlanma hareketi olarak da tanımlanan Kürt hareketi geleneksel yapılarda önemli erozyonlara yol açmıştır. Oyunun bu bölümüne baktığımızda bölgenin yani taşranın kendi dinamikleri ile çıkmış Kürt ‘aydınlanma’ hareketinin oyunda, hakettiği şekilde güçlü bir alternatif olma özelliğine sahip olmadığını görüyoruz. Kamil’in öyküsündeki iki öğe (mırra servisi yapan adam ve sonradan gelen misafir) -seyircilerin önemli bir kısmı bu vurguyu tam olarak algılayamamış- ile ima edilen bu hareket, oyunda esrarengiz bir bölüm olarak kalıyor. Özellikle yakın dönemde zorunlu hizmetini tamamlamış öğretmenlerin “bölgeye dair en önemli” olarak anlattıkları bu durumun oyunda da yerini alması gerekiyor.

Bizce, bu bahsettiğimiz vurgu kaymaları ve yaklaşım belirsizlikleri, ilk bölümü oyunun geri kalanına nazaran izlenmesi zor bir hale sokuyor. Eğer yaz çalışmalarında bu bölüme dönük daha ayrıntılı bir dramaturji çalışması yapılabilirse prodüksiyonun politik ve sanatsal etkisinin daha da artabileceğini düşünüyoruz.

Oyunun ikinci bölümü olarak tanımladığımız İstanbul bölümünde, Yüksel ve Kamil arasındaki ilişki, taşrada kurulan söylem ve kader birliğinden uzaklaşınca değişime uğrar. İlişkilerinin seyrinin değişiminde sınıfsal kökenlerinin farklılıklarının rolü de vurgulanır. Özellikle Kamil’in sisteme başarılı entegrasyonu ile birlikte, birinci bölümde kurduğu öncü söylemin altının ne kadar da boş olduğu görülür.

Bu bölümde özellikle tiplemelere dönük eleştirilerin netleştiğini ve güçlendiğini gözlemleyebiliyoruz.

Genel olarak seyircinin de en fazla tepki verdiği bölüm olan İstanbul bölümünde seyirci nezdinde belirsiz kalan noktanın Yüksel’in tiyatroyla ve öğrencileriyle kurduğu ilişki olduğu söylenebilir. Öğrencilerle çalıştığı tiyatro oyununun kendi aile sorunlarını işlemesine grubun tavrı belirsiz kalırken, öğrencilerinden birinin dövülmesi ile tiyatro çalışmasının ilişkisi de seyirci tarafından anlaşılamadı. Dayak sahnesinde, fonda çalınan Ciwan Haco ezgisi, dayak olayının siyasi olduğunu ve faşistler tarafından örgütlendiği imgesini doğuruyor. Bu noktada eğer Yüksel’in öğrencilerin ve okulun gerçek koşullarıyla ilişkisinin yanılsama barındırdığı gibi bir şey vurgulanmak isteniyorsa, bu noktanın pek anlaşılabildiği söylenemez.

Üçüncü bölümde yani finalde vurgulanan nokta açık ve vurucu; ikilinin kendi bireysel tarihlerinin ya da yenilgilerinin dışında, onları sonuna kadar etkileyen ve belirleyen bir toplumsal gerçeklik var. İkili bu gerçekliği fark etmeyip kendi birey dünyalarında problemlerini değerlendirmeye çalışsa da asıl çözümün örgütlü bir muhalefeti gerektirdiği açıkça görünüyor. Bu noktada seyirciler nezdinde hissedilen sorunun ise oyunun geri kalanına bu yaklaşımın yeterince yayılamaması olduğu söylenebilir. Bu nokta çözümlenebilirse belki de birinci bölümde var olan tartışmalara da uygun bir çözüm oluşacaktır.