| Doğmamış Çocuktan
Mektup oyunu, bir deneme gösterisi olmasına rağmen
genel olarak seyredenlerden olumlu eleştiriler
aldı. Bir sendika faaliyeti olma iddiasını üzerinde
taşıması, bu sebeple kadrosunun sadece öğretmenlerden
oluşması ve oyunda rol alan öğretmenlerin çoğunun
öncesinden sahneye yabancı olması, seyircide bıraktığı
bu olumlu izlenimlerin değerini artırıyor. Ayrıca,
sendikal bir faaliyet olarak ürüne bakıldığında
da mesleki sorunlara dair geniş bir tartışma yelpazesi
açılıyor.
Gösterinin kurgusunu kabaca incelersek üç temel
bölüm bulabiliyoruz: Taşra görevi – zorunlu hizmet,
İstanbul kısmı ve final. Buna ek olarak gösterinin
genelinde de üç ayrı düzeyin varlığından söz edilebilir:
Yüksel ve Kamil’in ilişkilerinin seyri, ikilinin
meslekleriyle ve çevreleriyle kurdukları ilişki
ve ikilinin kendi kişisel bilinçlilikleri dışında,
-onlara rağmen- gelişen toplumsal gerçeklik.
Bu yazıda bizim asıl tartışmak istediğimiz birinci
bölüm. Öncelikle bu bölüm üzerine tartışma yürüttükten
sonra, seyircinin genel izlenimini de göz önüne
alarak geri kalan bölümler üzerine de belirttiğimiz
üç düzey çerçevesinde kısa değerlendirmeler yapmaya
çalışacağız. Oyun metni elimizde olmadığından
ve gösteriyi sadece bir kez izlediğimiz için değerlendirmeleri
ayrıntılandırıp geliştirme imkânı bulamadık. Doğmamış
Çocuktan Mektup’un bir deneme gösterisi olduğunu,
yaz döneminde çalışılmaya devam edileceğini bildiğimizden,
niyetimiz ucu açık kalacak tartışmalar oluşturmaktır.
İlk bölümü ele aldığımızda karşımıza bildik bir
tema ve tartışma çıkıyor. Türkiye tarihinde önemli
bir yeri olan “aydınlanma”, “ilerleme” tartışması.
İstanbul’dan taşraya geçen idealist aydın adaylarının
Anadolu’nun gerçekleri ile karşılaşması teması...
(Yaban, Çalıkuşu...) İster istemez, oyunun ilk
bölümünde bu tema etrafında bugüne dek geliştirilmiş
yaklaşımlarla bir hesaplaşma da gündeme geliyor.
Taşra mekânı olarak Mardin’in seçilmiş olması,
Kürt sorunu ekseninde güncel bir tartışmayı da
beraberinde getiriyor. Konjonktürel planda bir
değerlendirmeye geçmeden önce bahsettiğimiz eski
temayı ve bu tema üzerinde hakim olan yaklaşımı
kısaca şöyle özetleyebiliriz:
Şehirli, İstanbullu aydın kişi, “doğası gereği
ilerlemeci” bir zihniyet taşımaktadır ve “ apaçık
bir biçimde” taşradan ileridedir. Bu “ilerlemeci”
görüşünün etkisiyle“geri kalmış” bölgelere “aydınlanmayı”
taşımak amacıyla taşraya gelmiştir. Yine bu tasarıma
göre, taşrada zaman sanki durmuştur, hiçbir “değişim”
olmamaktadır ve dış müdahale olmadan kendi dinamikleri
ile ‘aydınlanma’ şansları yoktur. Ve ilerlemeci
bir zaman algılayışına sahip aydın kişi (çoğu
zaman öğretmen) bu durağan, döngüsel yaşama müdahalede
bulunur.
Bu müdahale sonrasında iki ayrı final olabilir.
İlkinde, bir süre sonra sorunlar başgösterir:
“geri kalmış” insanlar “ilerlemeye” karşı koymaktadırlar.
Çoğu zaman tek başına yapabileceği bir şey yoktur,
taşra tahmin etmediği kadar “muhafazakâr” çıkmıştır.
Bir süre sonra kafasında artık daha başka düşünceler
taşıyarak oradan ayrılacaktır. İkinici final ise
mutlu sondur. Aydın kişi muhafazakâr yapının karşısına
çıkardığı tüm güçlükleri aşar, özellikle kadın
ve çocuklarla ittifak kurarak taşranın yapısında
değişimlere neden olur.
İlave olarak, özellikle aydın kahramanın öğretmen
olduğu durumlarda, “ilerleme” nin “laik cumhuriyet”le
ve “muhafazakârlığın” “bağnazlık ve şeriatçılık”la
birlikte anılması da önemli bir durumdur.
Oyunun birinci bölümüne genel bir gözle bakıldığında,
grubun bu tasarımdan bir kopuş ve bununla bir
hesaplaşma yaşamayı tasarladığı hissediliyor.
Fakat seyircinin gözünde baskın kalan imge ile
karşılaştırıldığında bu niyet ne kadar gerçekleşebilmiştir?
Yüksel ve Kamil’in, öncü aydın
misyonunu en azından söylemsel anlamda sahiplendiklerini
görüyoruz. Sol bir rengi de olduğu söylenebilecek
anlatımlarında taşrada karşılaştıkları sorunları
aktarırken bahsettiğimiz ilerlemeci çereçevenin
dışına çıkamazlar. Yüksel tarafından aydınlanma
ve özgürleşmenin tek yolu olarak gösterilen üniversiteye,
ailesi evlendirmeye karar verdiği için gitme şansı
kalmayan, liseyi bile bırakmak zorunda kalan başarılı
kız öğrenci figürü, sürekli toplumun bağnazlığının
ve tutuculuğunun vurgulanması, Kamil’in tayini
çıktığı köy okulunda müfredatın yerel gerçeklerle
örtüşüp örtüşmediğini pek tartışmaması, yalnızca
öğrencilere karşı sertlik kullanmama gibi dar
bir çerçevede kalması vs.
Kamil’in öyküsündeki iki öğe dışında (mırra servisi
yapan adam ve sonradan gelen misafir) öğretmenlerin
çözümleyemedikleri, kendi kentli bilgi dağarcıklarıyla
tanımlayamadıkları bir olay veya gelişme olmuyor.
Kamil ve Yüksel tiplemelerini oynayan oyuncuların,
oyunculuk üsluplarına bakıldığında bir ironinin
var olduğu, canlandırdıkları tiplemelere mesafeli
yaklaşmaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Özellikle
“Herkes iki yıl bizim gibi taşra görevi yapsa”
repliği bu ironinin en fazla olduğu kısım olarak
akılda kalıyor. Ancak anlattıkları olayların seyirciye
sergilenen hali ile kurdukları söylem arasında
pek bir çelişki göze çarpmıyor. Sahnede oynanan,
öğretmenlerin anlattıklarını yalanlamayı başaramıyor.
Bu da grubun tavrının seyirci nezdinde belirsizliğe
sürüklenmesine neden oluyor.
Ek bir nokta olarak ilk bölümün son sahnesinde
terk etme durumunun, kolaycılığa düşme eleştirisi
ile birlikte ele alınması, seyircide “daha militan
bir idealizm başarılı olabilir miydi acaba?” gibi
bir sorunun oluşmasına, dolayısıyla dramaturjik
bir karışıklığın oluşmasına neden olmaktadır.
Konjonktürel olarak bakıldığında, mekân olarak
seçilen bölgede, Mardin’de, yaygın ve güçlü bir
toplumsal hareket mevcuttur. Kimi çevrelerce bir
aydınlanma hareketi olarak da tanımlanan Kürt
hareketi geleneksel yapılarda önemli erozyonlara
yol açmıştır. Oyunun bu bölümüne baktığımızda
bölgenin yani taşranın kendi dinamikleri ile çıkmış
Kürt ‘aydınlanma’ hareketinin oyunda, hakettiği
şekilde güçlü bir alternatif olma özelliğine sahip
olmadığını görüyoruz. Kamil’in öyküsündeki iki
öğe (mırra servisi yapan adam ve sonradan gelen
misafir) -seyircilerin önemli bir kısmı bu vurguyu
tam olarak algılayamamış- ile ima edilen bu hareket,
oyunda esrarengiz bir bölüm olarak kalıyor. Özellikle
yakın dönemde zorunlu hizmetini tamamlamış öğretmenlerin
“bölgeye dair en önemli” olarak anlattıkları bu
durumun oyunda da yerini alması gerekiyor.
Bizce, bu bahsettiğimiz vurgu kaymaları ve yaklaşım
belirsizlikleri, ilk bölümü oyunun geri kalanına
nazaran izlenmesi zor bir hale sokuyor. Eğer yaz
çalışmalarında bu bölüme dönük daha ayrıntılı
bir dramaturji çalışması yapılabilirse prodüksiyonun
politik ve sanatsal etkisinin daha da artabileceğini
düşünüyoruz.
Oyunun ikinci bölümü olarak tanımladığımız İstanbul
bölümünde, Yüksel ve Kamil arasındaki ilişki,
taşrada kurulan söylem ve kader birliğinden uzaklaşınca
değişime uğrar. İlişkilerinin seyrinin değişiminde
sınıfsal kökenlerinin farklılıklarının rolü de
vurgulanır. Özellikle Kamil’in sisteme başarılı
entegrasyonu ile birlikte, birinci bölümde kurduğu
öncü söylemin altının ne kadar da boş olduğu görülür.
Bu bölümde özellikle tiplemelere dönük eleştirilerin
netleştiğini ve güçlendiğini gözlemleyebiliyoruz.
Genel olarak seyircinin de en fazla tepki verdiği
bölüm olan İstanbul bölümünde seyirci nezdinde
belirsiz kalan noktanın Yüksel’in tiyatroyla ve
öğrencileriyle kurduğu ilişki olduğu söylenebilir.
Öğrencilerle çalıştığı tiyatro oyununun kendi
aile sorunlarını işlemesine grubun tavrı belirsiz
kalırken, öğrencilerinden birinin dövülmesi ile
tiyatro çalışmasının ilişkisi de seyirci tarafından
anlaşılamadı. Dayak sahnesinde, fonda çalınan
Ciwan Haco ezgisi, dayak olayının siyasi olduğunu
ve faşistler tarafından örgütlendiği imgesini
doğuruyor. Bu noktada eğer Yüksel’in öğrencilerin
ve okulun gerçek koşullarıyla ilişkisinin yanılsama
barındırdığı gibi bir şey vurgulanmak isteniyorsa,
bu noktanın pek anlaşılabildiği söylenemez.
Üçüncü bölümde yani finalde vurgulanan nokta açık
ve vurucu; ikilinin kendi bireysel tarihlerinin
ya da yenilgilerinin dışında, onları sonuna kadar
etkileyen ve belirleyen bir toplumsal gerçeklik
var. İkili bu gerçekliği fark etmeyip kendi birey
dünyalarında problemlerini değerlendirmeye çalışsa
da asıl çözümün örgütlü bir muhalefeti gerektirdiği
açıkça görünüyor. Bu noktada seyirciler nezdinde
hissedilen sorunun ise oyunun geri kalanına bu
yaklaşımın yeterince yayılamaması olduğu söylenebilir.
Bu nokta çözümlenebilirse belki de birinci bölümde
var olan tartışmalara da uygun bir çözüm oluşacaktır.
|