Eğitim
Sen’de Tiyatro/ 2000-2001
Çalışanlar Tiyatrosu diye adlandırabileceğimiz alanın
en önemli bileşenlerinden olan sendika tiyatroları
bölgesinde 2001 yılında İstanbul’da üç gelişme yaşandı:
İstanbul Eğitim Sen 3 no’lu Şube’de başlayan Tiyatro
Girişimi, “Doğmamış Çocuktan Mektup” adlı prodüksiyonu
gerçekleştirdi ve İATG’de sergiledi; Muş Eğitim
Sen, Mahmud ile Yezida’yla İstanbul’a turneye geldi
ve oyununu yine İATG’de seyircilere sundu; İst.
8 no’lu Şb. Umut Oyuncuları ise “Ölüm ve Kız” adlı
oyunu M. Karaca Sahnesi’nde oynadı. Muhtemelen bizim
henüz haberdar olmadığımız başka girişimler de olmuştur,
ama bunu bir yana bıraksak bile, bir sezonda üç
sendika oyunu, kulağa hiç fena gelmiyor: Yoksa sendikalı
emekçiler ve daha özelde Eğitim Sen, kültür sanat
alanının vazgeçilmezliğini fark ederek merkezi bir
kararla tiyatro çalışmalarına mı yöneldi? Hiç uzatmadan,
önce bu sorunun yanıtını verelim: Ne yazık ki ve
kesinlikle, hayır. Diğer konfederasyonlardan zaten
bu hususta pek bir şey beklememek gerektiğini geçmiş
dönemler tekrar tekrar kanıtladı, ama Türkiye emekçi
hareketinin öncü gücü sıfatını hak eden KESK’in
de mesela çalışma raporlarına veya diğer belge ve
yayınlarına baktığınızda, hadi tiyatroyu geçtik,
daha genelde kültür-sanata da neredeyse hiç yer
ayrılmadığını, kafalarda böyle bir mefhumun pek
olmadığını fark edeceksinizdir.
Bakın geçen yıl 3 Ekim’de, sendikamızın web sitesindeki
forumda (www.egitimsen.org) ne yazmıştım:
“Yönetimin yolladığı yıllık çalışma plan taslağında,
başka eksiklerin yanında, bilmem dikkatinizi çekti
mi, neredeyse tek kelimeyle bile geçmeyen bir konuda
yazacağım: kültür sanat çalışmaları.
Hatırlayalım; çoğumuz sanatla ilgili ilk izlenimlerimizi,
TÖS'lü, TÖB-DER'li öğretmenlerin örgütlediği faaliyetlerde
edinmedik mi? Alternatif sanat-amatör tiyatro biraz
da onlar sayesinde var olmadı mı? Bir zamanlar TÖS'e
bağlı bir tiyatro grubu olduğunu kaç arkadaş biliyor?
Ya, İstanbul'da (halen Ankara Birlik Tiyatrosu'nun
kullandığı sahnenin) öğretmen hareketine ait olduğunu?
Başka bir nokta: acaba genelde Türkiye solunun özelde
sendikal hareketin "duraksamasında", kültürel-sanatsal
alana ilgisizliğin de payı yok mu? Zihinlerimizi,
hayallerimizi, sohbetlerimizi, umutlarımızı korumak
ve tazelemek, düşünsel-kültürel-sanatsal alternatifimizi
üretmekten geçmiyor mu? Önerim şu: bir an önce merkezi
düzeyde bir "Kültür-Sanat Komisyonu" oluşturulmalı,
kültür-sanat alanı, şubelerde ancak meraklı bir
kaç kişi ortaya çıktığında yürütülen dağınık etkinliklerle
değil, merkezi bir planlamayla yürütülmelidir; özellikle
büyük kentlerde, öğretmen hareketinin şanına yaraşır,
tiyatrosu, sineması, konferans salonu olan "Eğitim-sen
Kültür Sanat Merkezleri" açılmalıdır. Bu lüks
değil, olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır; beyinlerimizi
ve hayallerimizi medyadan korumanın tek yolu budur.”
Tahmin edileceği gibi, bu e-postaya hiçbir yanıt
gelmedi. Biraz sendikal mücadelenin 2000-2001 gündeminin
epeyce yoğun olması, ama esas olarak, kültür sanat
alanını olmazsa olmaz değil, bir garnitür olarak
görme alışkanlığı, kısa ve orta vadede sendikalardan
bu hususta merkezi düzeyde bir girişim beklemenin
hayal olduğu izlenimini güçlendiriyor. Peki, arkasında
merkezi bir niyet olmasa bile, bu üç oyun, acaba
daha genel bir yükseliş dalgasının ipucu olarak
düşünülebilir mi? Daha fazla olguyla desteklenmesi
gerekse de, şimdilik, bu soruya da yanıtım, ne yazık
ki, hayır. Bu yanıtı temellendirmek için, gruplara
biraz daha yakından bakmak gerekiyor.
“Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şb.
Tiyatro Girişimi” Deneyiminden TÖS Oyuncuları’na
Önce kendi sözleriyle grubu ve oyunları “Doğmamış
Çocuktan Mektup”u tanıtalım:
“Başlangıç itibarıyla 15 civarında eğitim emekçisinden
oluşan topluluğun hedefi, orta vadede, sendikalı
veya sendikasız, eğitim emekçilerinin “belli bir
düzeyin üstüne çıkabilen” bir tiyatrolarının olabileceğini
kanıtlamak; bir “Çalışanlar” Tiyatrosu’nun mümkün
olabileceğini, çalışanların sanatla pasif tüketiciliğin
ötesine geçebilen bir ilişki kurabileceğini, görmek
ve göstermek, sanatı kitleselleştirerek hayatın
içine sokabilmek ve öğretmen dayanışmasını sağlamak
olarak açıklanabilir... Çalışma hayatının bireyi
atomize eden, tüketen ve sadece yaptığı işe endeksleyen
olumsuz koşullarına karşı, bireyin düşündüğü,
sorguladığı, ürettiği, kendini dönüştürdüğü bir
ortam yaratmak topluluğun hedefleri arasında yer
alıyor. Çekirdek kadrosu İstanbul Eğitim Sen 3
no’lu Şube (Mecidiyeköy) Kültür- Sanat- Eğitim
Komisyonu bünyesinde faaliyet gösteren topluluk,
sendikalı olmayan eğitimcilere de açık bir yapıdır.
“Doğmamış Çocuktan Mektup, aslında henüz gelişmekte
olan bir projenin “deneme sunuşu” olarak sergilenecek.
Yaşanmış öğretmen anıları temel alınarak kadro
tarafından yazılmaya çalışılan ve doğaçlamalarla
geliştirilen oyun, kısaca, eğitimciler dünyasında
-toplumsal alandaki gelişmelere paralel olarak-
yaşanan yozlaşmaya değinmeyi amaçlıyor. Oyunda,
üniversitenin eğitim fakültesinde tanışıp neden
sonra karşılaştıkları Mardin’de yakınlaşan ve
ardından tayin oldukları İstanbul’da evlenen iki
öğretmenin, Kamil Bey’le Yüksel Hanım’ın aşklarının,
Kamil’in eğitim “sektöründeki” yükselişine paralel
giden çözülüşü anlatılıyor. Oyunun yazımı tamamlandığında,
öyküde bir de anlatıcı olması planlanıyor: bu
çiftin “o hep hayal ettikleri, ama tarihsel sosyal
siyasal ruhsal vesair nedenlerle bir türlü dünyaya
getiremedikleri, hep potansiyel kalan çocukları”,
Doğmamış Çocuk... Oyunun bu deneme sunuşunda ise,
henüz, anlatıcı, yani Doğmamış Çocuk yok.” (Program
dergisinden).
“Doğmamış Çocuktan Mektup”, “deneme gösterisi”
adıyla ve yaklaşık 2 saatlik 2 perdeli bir oyun
olarak iki kez sahnelendi, yaklaşık 400 kişi tarafından
izlendi. Oyunda Ferda Çağlayan’ın diaları da kullanıldı
ve böylece, sahnedeki bireysel öyküleri eleştiriye
tabi tutan ikinci bir düzlem yaratılmaya çalışıldı.
Üçüncü bir düzlemin ise, aynı zamanda bir tür
anlatıcı olarak düşünülen ve eğitim dünyasıyla
bir hesaplaşma içinde olan bir karakter olarak
planlanan Doğmamış Çocuk tarafından temsil edilmesi
düşünülüyordu; ama bu karakterin oyuna yerleştirilmesi
henüz başarılamadı. Bu yıl “Doğmamış Çocuktan
Mektup” yeniden yazılmaya çalışılacak. Temel oyunculuk
çalışmaları aralık ayına kadar devam edecek; yeni
bir oyun üzerinde çalışılması da düşünülmektedir.
Grubun çekirdeğini, o sıralar Terakki Lisesi’nde,
yani bir özel lisede çalışmakta olan ve alternatif
eğitim alanında da çalışmaları olan yaklaşık on
öğretmen oluşturuyordu. Belki en kritik nokta
ise, gruba genelde İATP ve özelde Tiyatro Boğaziçi’nden
sağlanan destekti: Hem çekirdekte yer alan arkadaşların
bir kısmının BGST kökenli olması hem de gerek
reji gerekse metnin yazımı anlamında sunulan destek
ve iki deneyimli oyuncunun –ki bu arkadaşlar da
öğretmendi- TB tarafından “ödünç verilmesi”, projenin
hayata geçirilmesini mümkün kılan öğeler oldu.
BGST Genel Sanat Yönetmeni Ö. F. Kurhan’ın ve
T. Boğaziçi’nin desteği, her şey bir yana, özellikle
işe yeni başlayan toplulukların yaşadığı tiyatral
örgütlenme krizlerinin hafif atlatılmasını kolaylaştırması
açısından önemliydi. Grup yapılanmasında ve çalışmalarda
temel sanatsal etik ilkelerinin gündemde tutulması,
bu tür başlangıçlarda “ayrıntı” sanılan ama orta
vadede grupların çözülmesine yol açan hassas noktalarda
dikkat, bu ortaklık sayesinde mümkün oldu.
Bir kere başlangıç fikri, yani “idealist kaygılarla
mesleğe başlayan bir öğretmen çiftin hayatın zorlaması
karşısında yaşadıkları dönüşümü anlatmak” kararı
verildikten, “öğretmenliği, önce bir kürt köyünde,
sonra büyükşehirde bir devlet lisesinde, sonra
özel okul veya dershanede ele alalım” dedikten
sonra, yirmiyi aşkın öğretmenin anı ve deneyimlerinin
toparlanıp tartışılması, sürece aynı zamanda “mesleki-sendikal”
bir özellik kazandırdı. Oyun projesinin kendi
öğretmenlik deneyimlerimizden yola çıkarak ve
nisbeten katılımcı bir süreç içinde kotarılması
önemli bir noktaydı. Çalıkuşu yaklaşımını aşabilmiş
ve şu son on beş, yirmi yılın öğretmen profilini
ele alan oyun yokluğu dolayısıyla vardığımız,
“metni kendimiz yazmalıyız” kararının işimizi
epey zorlaştırdığını da bu arada belirtmeliyiz.
Proje, süreç içinde, özellikle de sahne üstü çalışmalar
esnasında, çeşitli değişimler yaşadı.
Sendika şube yönetiminin tavrına gelince, ne yazık
ki proje, sempatiyle karşılansa da, yeterince
sahiplenilmedi. Özellikle Eğit-Sen.3.Şb.Tiyatro
Girişimi inisiyatifiyle İstanbul’a İATP Şenliği’ne
davet edilen Muş Eğit-Sen Tiyatro Topluluğu’na
ve “Doğmamış Çocuğa Mektup” oyununa seyirci sağlanması
konusundaki atalet, sendika yapısı açısından ciddi
bir özensizlik olarak değerlendirilmelidir. Durum
aslında komikti: Eğitim Sen gibi yüz bini geçen
üye sayısına sahip olan bir sendika, bizzat kendi
üyelerince kendi bünyesinde gerçekleşen bir oyunun
İstanbul’a turneye gelmesi için, bırakın herhangi
bir mali desteği, seyirci bile sağlayamıyordu
ve turne, yeni kurulmuş ve ağırlıklı olarak öğrenci
kulüplerinden oluşan İATP’nin ciddi seyirci ve
mali desteği, BÜO’nun sahne sağlaması ve Eğit-Sen.3.Şb.Tiyatro
Girişimi’ndeki on civarında öğretmenin kişisel
katkıları sayesinde mümkün oluyordu.
Sendika ve sanat ilişkisine dair ön açıcı bir
tartışmayı da burada zikretmeliyim. Oyunun bir
bölümü, ki en çok zorlandığımız sahnelerdendi,
bir lise öğretmenler odasında geçiyordu; kahramanımız
Kamil, büyük şehirde bir okula tayin edilmiştir,
onun okulda öğretmenler odasındaki ilk dakikalarına
şahit oluruz. Farklı öğretmen tipolojileriyle
karşılaşırız: Borsa meraklısı, “paraya düşmüş”
dayakçı bir iki öğretmen, halen belli temel pedagojik
ve ahlaki ilkelere bağlı ve okuma yazmaya meraklı,
sendikaya sempati duyan bir iki öğretmen, “ev
kadını” öğretmenler vs.. Derken, Eğitimsen’den
iki sendikacı gelir ve ajitasyona başlarlar. Borsacı
öbekten laf atılır- “seksenden önce biz de az
konuşmadık, ama boş işler bunlar... üye başına
ne kadar yüzde alıyorsunuz... Jaguarlı sendikacılar
da gördük...vs”; tartışma başlar. Arada bizim
iki sendikacının da AB konusunda küçük bir polemiğine
şahit oluruz. Derken, yeni bir misafir: güzel
bir bayan pazarlamacı, yeni bir kredi kartını
tanıtmaya gelmiştir. Sistem, sendika ve arada
kalan, seçim yapmak zorunda olduğu ima edilen
Kamil. Sahne bu tablo ile biter. Oyunu seyreden
sendikalı arkadaşlardan, tahmin edileceği gibi
farklı tepkiler geldi. Bazıları sahnenin sendikaya
dönük özeleştirel imasını beğendiler; bazıları,
biraz da sanattan “ajit-prop” beklentilere sahip
olduklarından, eleştirdiler. Bu tartışmalar, bize,
bir sendika tiyatrosunun sendikal faaliyete nasıl
yaklaşması gerektiği hususunun gelecekte de gündemde
kalacağını ve tiyatronun, sendikalar için bir
çok açıdan işlevsel olabileceğini de gösterdi;
sendikal eğitimde, Latin Amerikalı devrimci tiyatrocu
A. Boal’in Forum Tiyatrosu deneyimi benzeri denemelere
de girişilebileceğini hatırlattı. Sendikadaki
bir provada, Öğretmenler Odası’na giren sendikacıyı
başka bir iki sendikacı arkadaşa da oynatmayı
denedik, üstünde biraz daha sistematik biçimde
düşünüldüğünde, buradan ciddi bir sendikal eğitim
çalışmasının çıkartılabileceğini fark ettik.
Oyun, hele bir “tiyatro girişiminin” yaptığı “deneme
gösterisi” olduğu düşünülürse, belli bir düzeyin
ötesine geçebildi ve seyredilebilir bir ürün çıktı.
Amatör tiyatronun kolayca düşebildiği tuzaklara
düşülmedi, seyirci, ki genelde İATP gruplarından
yani tiyatroya aşina insanlardı, oyunu en azından
“tartışmaya değer ve tartışmayı kışkırtan bir
ürün” olarak değerlendirdiler: oyun, şenliğin
en fazla tartışılan oyunlarından biri oldu. Bizce
bu sonuçta seyircinin beklentilerinin ve iyi niyetinin
de payı vardı; muhalif tiyatro kamuoyu, bir, sendika
tiyatrolarına, iki, Çalıkuşu paradigmasının ötesine
geçmeye çalışan eğitim temalı oyunlara ciddi bir
ihtiyaç duyuyordu ve “Doğmamış Çocuktan Mektup”
oyununa, bu bağlamda deyim yerindeyse bir “avans
veriyor, pozitif ayrımcılık yapıyordu”. Grup,
ekteki eleştiriye neredeyse bütünüyle katıldı;
Umut ve Barış’ın yazısında tartışılan noktalar,
itiraf etmek gerekirse, grubun prodüksiyon sürecinde
gündemine aldığı ama bir türlü çözümünü bulamadığı
ve “deneme gösterisi” ibaresinin rahatlatıcılığı
dolayısıyla halledilmesini ileriye bıraktığı meselelerdi.
Grubun şu andaki durumu ve gelecek
planları
Oyun sonrasında ve yaz döneminde, grup ciddi bir
kriz atlattı, bazı arkadaşlar çekilirken, bazı
yeni arkadaşlar katıldı; gruptaki özel okul-devlet
okulu dengesi, devlet okulları lehine değişmeye
başladı; geçen sene sendikaya “biraz dışsal” kalan,
sendikaca çok da “sahiplenilmeyen” grup, oyunun
çıkmasıyla gruba duyulan güvenin yükselmesi, grup
içinde sendikalı arkadaşların oranının artması
ve özellikle de 8. No’lu Şube’den arkadaşların
katılımıyla “daha sendikalı” bir hale geldi. Şu
anda BGST Genel Sanat Yönetmeni Ö. F. Kurhan’ın
yönetiminde temel oyunculuk çalışmalarına ve yeni
bir oyuna dönük araştırmalara başlanmış durumda;
bir yandan da “Doğmamış Çocuktan Mektup” metninin
yeniden yazımına dönük çalışmanın sürdürülmesi
planlanıyor. Bu sene bir kadrolaşma ve kültür-sanat
çalışmalarını sendikaların gündemine daha yoğun
taşıma senesi olarak düşünülüyor. Orta ve uzun
vadede Eğitim Sen’de çeşitli şubelerde kurumsallaşmış
tiyatro gruplarının oluşturulması, yeterince dikkatli
çalışılırsa, mümkün gibi görünüyor.
Görüldüğü gibi, baştaki soruya dönersek, bu grubun
ortaya çıkışı, nesnel bir gereksinimin zorlamasından,
“dayanılmaz bir taban baskısından, tiyatro için
yanıp tutuşan bir çalışanlar kesiminin varlığından”
falan daha çok, esas olarak iradi bir çaba ve
sendikal hareketin dışından alınan gönüllü destek
sayesinde gerçekleşmişe benziyor. Elbette iradi
ve nesnel faktörleri birbirinden ayırmak pek de
mümkün değildir, ama yine de tekrarlamakta fayda
var: TÖS süreci, esasen iradi bir zorlamayla yaşama
geçirilebilmiştir.
İstanbul 8 No’lu Şb.: Umut Oyuncuları
Umut Oyuncuları, nisbeten geniş bir katılımla
başlayan ama sonuçta dört beş kişiye düşen bir
sendika tiyatrosu denemesi; biletleri satılmış
bir oyunları daha varken ve Trakya ve G.doğu’ya
turne organizasyonu da hazırken, “Ölüm ve Kız”ın
M. Karaca’daki “prömiyerinden” hemen sonra, grup
içi sorunların ayyuka varmasıyla dağılan bir topluluk.
Topluluktan geriye kalan arkadaşlar, şu anda TÖS
Oyuncularına katılmış durumdalar ve şu andaki
eğilim, bir yıllık ortak çalışma sonrasında, eğer
kadrolaşma sağlanabilirse, seneye kendi şubelerinde
yeniden bir denemeye girişmek şeklinde.
Umut Oyuncuları denemesi de, aynı tespitleri güçlendiriyor:
“yetenekli” olduğunu düşünen oyuncu adaylarının
yüzü piyasa tiyatrosuna dönük ve amatör tiyatroyu
bir sıçrama tahtası olarak kullanma eğiliminde
ama, ortada güçlü bir alternatif sanat pratiği
talebi yok, sendika yönetimleri girişimlere “sempati”
duyuyor ama ne pratik desteği nasıl verecekleri
konusunda tecrübeli ve becerikliler, ne de sendikal
mücadelenin yaygınlaşması ve derinleşmesi için
bu tür girişimlerin artık neredeyse olmazsa olmaz
bir öneme sahip olduğunun farkındalar.
Bu deneyimden çıkan bir diğer sonuç ise şu: Çalışanlar
Tiyatrosu, grup içi işleyişte belli temel etik
ilkeleri daha en başta saptamaz ve bunlara sürekli
bağlı kalmaya çalışmazsa, dağılmak mukadder oluyor.
Muş Eğitim-Sen Oyuncuları:
Bölge koşullarının özgül zorluklarına rağmen,
çeşitli KESK şubelerinden arkadaşların da katılımıyla,
kırka yakın kamu emekçisinin Muş’ta oluşturduğu
topluluk, TÖS Oyuncuları’nın önerisi ve İATP’nin
yoğun çaba ve katkıları sayesinde, İATG Şenliğine
katıldılar; şenliğin ilk günü yapılan panelde
sorunlarını İATP’lilerle paylaştılar ve oyunları
“Mahmud ile Yezida”yı İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde
beş yüzü aşkın seyirciye sunabildiler.
Muş’taki çalışma, bir, kitlesellik, iki, süreklilik,
üç, sendika şube yönetimlerinin yoğun destek sunan
yaklaşımı açısından diğer örneklerden epeyce farklı
bir noktada duruyor. Bölgenin “olağanüstü” koşullarına,
panzerlerin gölgesinde sürdürülen çalışmalar ve
turnelere rağmen sağlanan süreklilik, sanatsal
faaliyete dönük kitlesel denebilecek bir talebin
mevcudiyetinin ipuçları olarak düşünülebilir.
“Ora”daki sorun, daha çok, bir, devletin baskı
mekanizmalarının aşılması, ve iki, nitelikli sanat
kadrolarının yetiştirilmesi olarak öne çıkıyor.
|